1 saat önce | Okunma Sayısı : 58
Bir rengin öyküsü, bazen bir şehrin öyküsünden daha fazla konuşulur. Edirne Kırmızısı da böyle bir renk. Yüzyıllar önce Edirneli boya ustalarının elinde ortaya çıkan bu kırmızı, Avrupa’ya kadar uzanan ve bugün hâlâ merak uyandıran güçlü bir hikâyeye dönüştü.
Ancak ben bu hikâyeye bir marka iletişimi danışmanı olarak başka bir yerden bakıyorum. Çünkü Edirne Kırmızısı’nın asıl sorunu hikâye eksikliği değil. Tam tersine, elimizde pek çok markanın yıllarca uğraşarak oluşturmaya çalıştığı kadar güçlü bir hikâye var. Sorun, bu hikâyenin henüz sürdürülebilir bir markaya dönüşememiş olması. Bugüne kadar önemli çalışmalar yapıldı. Trakya Üniversitesi rengin kurumsal kimliği ve tescili üzerine çalışmalar yürüttü. Kiğılı, Edirne Kırmızısı’nı kullanan özel bir koleksiyon hazırladı. Son olarak renk, Adidas’ın TFF ile hazırladığı yeni sezon resmi maç topunda da karşımıza çıktı. Bunların her biri önemli. Ama size basit bir soru sormak istiyorum: Edirne Kırmızısı denince aklınıza hangi ürün geliyor? Bir an düşündünüz, değil mi? Ve büyük ihtimalle herkesin ortak şekilde verebileceği tek bir cevap gelmedi. İşte tam burada asıl mesele başlıyor. Bir markanın gücü, yalnızca kaç kurumun onunla ilgilendiğiyle ölçülmez. Asıl güç, o ilgi bittikten sonra insanların zihninde ne kadar yer kapladığıdır. Tescil almak bir başlangıçtır. Bir koleksiyon çıkarmak önemli bir adımdır.
Dünyaca bilinen bir markanın ürününde yer almak çok değerli bir görünürlüktür. Ama bunların yan yana gelmesi, tek başına bir marka yaratmaya yetmez. Adidas örneği aslında önümüzdeki fırsatı çok iyi gösteriyor. Edirne Kırmızısı bugün bir futbol topunun üzerinde milyonlarca insanın karşısına çıkabiliyorsa, neden yarın bir formaya, bir ayakkabıya ya da daha kapsamlı bir koleksiyona dönüşmesin? Hatta neden yalnızca Adidas’la sınırlı kalsın? Neden Edirne Kırmızısı, Türkiye’den dünyaya açılan bir moda markasının kapsül koleksiyonuna dönüşmesin?
Neden Paris’te, Milano’da ya da başka bir uluslararası sahnede Edirne’nin adı bu renkle birlikte anılmasın? Bunlar uzak ihtimaller değil. Ama bunun için Edirne Kırmızısı’nın yalnızca projelerde kullanılan bir renk olmaktan çıkıp, yönetilen bir marka hâline gelmesi gerekiyor. Çünkü marka inşa etmek, proje proje ilerlemek değildir. Her yeni projenin, bir öncekinin bıraktığı hafızanın üzerine yeni bir katman eklemesidir. Bugüne kadar Edirne Kırmızısı’yla yapılan çalışmaların her biri kendi başına anlamlıydı. Ancak üniversitenin çalışması ayrı bir haber, Kiğılı’nın koleksiyonu ayrı bir haber, Adidas’ın topu ayrı bir haber olarak hafızamızda yer etti. Oysa güçlü bir marka, bütün bu gelişmeleri tek bir hikâyenin devamı hâline getirir. Peki bu boşluk nasıl kapanır?
Bence ilk olarak Edirne Kırmızısı’nın ortak bir marka stratejisine ihtiyacı var. Üniversite, yerel yönetimler, özel sektör ve üreticiler aynı hikâyenin farklı parçaları olabilir. Ancak bunun için ortak bir görsel dil, ortak bir anlatı ve uzun vadede bu değerin nasıl kullanılacağını belirleyen bir yapı gerekir. İkinci olarak Edirne Kırmızısı’nı hayatın içinde daha fazla görmemiz gerekiyor. Bir kravat, bir koleksiyon ya da bir futbol topu önemli görünürlük anları yaratır. Fakat güçlü bir marka yalnızca özel projelerde değil, günlük yaşamın içinde de karşımıza çıkar.
Kısacası Edirne Kırmızısı’nın yalnızca anlatılan değil, Edirne’de yaşanan bir değere dönüşmesi gerekiyor. Bugün şehirde gastronomi gibi belirli bir değer etrafında insanları bir araya getiren festivaller düzenlenebiliyor. O hâlde benzer bir yaklaşım neden Edirne Kırmızısı için de geliştirilemesin? Bugün gerçekleştirilen kökboya hasadı etkinlikleri, zamanla her yıl düzenlenen ve şehir dışından insanların da gelmek isteyeceği **“Edirne Kırmızısı Günleri”**ne dönüşebilir. Tasarım, moda, sanat ve yerel üretim aynı hikâyenin altında buluşabilir. Böyle bir yapı yalnızca rengin tanıtımına değil, Edirne’nin turizmine ve yerel ekonomisine de katkı sağlayabilir. Belki de en önemli noktalardan biri ise yerel işletmeler.
Çünkü Edirne Kırmızısı Edirne’de ekonomik karşılık bulmuyorsa, dünyanın başka yerlerinde görünür olması tek başına yeterli değil.Bu rengin belirli standartlar ve kullanım kuralları çerçevesinde yerel üreticilerin ürünlerine taşınabildiğini düşünün. Bir tekstil atölyesi, bir seramik üreticisi, bir tasarımcı ya da küçük bir hediyelik eşya dükkânı…
Böylece Edirne Kırmızısı yalnızca büyük kurumların ve dönemsel projelerin kullandığı bir değer olmaktan çıkar; şehrin üreticisinin de hikâyesine dönüşür.Ve belki o zaman Edirne’ye gelen bir turist, şehirden ayrılırken yalnızca Selimiye’nin fotoğrafını değil, Edirne Kırmızısı’nı taşıyan gerçek bir ürünü de yanında götürür. Asıl marka değeri de burada oluşmaya başlar. Çünkü güçlü markalar yalnızca anlatılmaz. Görülür, kullanılır, satın alınır ve zamanla insanların hafızasında belirli bir anlamın karşılığı hâline gelir. Bu nedenle Edirne Kırmızısı’nın ihtiyacı yeni bir logo ya da tek seferlik yeni bir iş birliği değil. İhtiyacımız olan şey, yapılan her çalışmanın bir sonrakine bağlandığı; aynı hikâyenin yıllar boyunca devam ettiği uzun vadeli bir marka anlayışı.
Ve bu mesele aslında yalnızca Edirne Kırmızısı’yla da sınırlı değil. Bu şehirde, hatta bu ülkede, çok güçlü bir hikâyeye sahip olduğu hâlde gerçek bir markaya dönüşemeyen daha kaç değerimiz var, düşünmek gerekiyor. Edirne’nin elinde dünyaya anlatabileceği çok güçlü bir değer var. Sorun bu değerin varlığında değil, onu nasıl büyüttüğümüzde. Kırmızının hikâyesi bitmedi — ama markası henüz başlamadı.
ÜLKÜ İNCE’NİN KALEMİNDEN | MARKA İLETİŞİMİ DANIŞMANI